6 ŞUBAT DEPREMİ BASIN AÇIKLAMASI
Riskler Biliniyor, Önlem Alınmıyor: 6 Şubat Depremlerinin 3. Yılında Bugün, Dünden Daha Hazır Değiliz!
Eklenme Tarihi: 05/02/2026
Riskler Biliniyor, Önlem
Alınmıyor: 6 Şubat Depremlerinin 3. Yılında Bugün, Dünden Daha Hazır Değiliz!
On binlerce yurttaşımızı
yitirdiğimiz, 11 ilde yaklaşık 40 bin binanın yıkıldığı, 200 binden fazlasının
ağır hasar aldığı 6 Şubat Depremlerinin yıl dönümünde, kaybettiklerimizi
saygıyla anıyoruz; geride kalanlara karşı sorumluluğumuzun bilinci ve ülkemizin
güvenli geleceği için bu tarihi, yalnızca bir anma günü olarak görmüyor,
depremlerin 3. yıl dönümünde ihmallerin, yanlış tercihlerin ve görmezden
gelinen gerçeklerin ağır sonuçlarını hatırlatma gereği duyuyoruz.
Altını çizerek ifade etmek
gerekir ki Türkiye’de deprem “beklenmedik” bir doğa olayı değil; tam olarak ne
zaman, nerede ve ne büyüklükte olacağı tespit edilemese de öngörülebilir ve
etkileri büyük ölçüde azaltılabilir bir gerçektir. Denilebilir ki yıkımın
büyüklüğü, depremin ölçüsünden çok; yapı üretiminin kalitesi, denetimin
niteliği ve risk azaltma politikalarıyla doğrudan ilişkilidir. Aynı
büyüklükteki depremlerin farklı ülkelerde bu ölçekte yıkıma ve can kaybına yol
açmaması, sorunun doğada değil, insan eliyle yaratılan zaaflarda olduğunu
açıkça göstermektedir.
Dahası, ülkemizde orta büyüklükte
sayılabilecek depremlerde bile büyük yıkımların meydana geldiği bilinmektedir.
Son olarak geçtiğimiz yıl Balıkesir Sındırgı’da 10 Ağustos ve 27 Ekim
tarihlerinde meydana gelen 6,1 ve 6 büyüklüklerindeki iki deprem sonucu toplam
729 binadaki 1036 bağımsız bölüm ağır hasarlı veya yıkık olarak tespit
edilmiştir.
Yine aynı yıl içinde 23 Nisan
tarihinde bu kez Silivri açıklarında meydana gelen 6,2 büyüklüğündeki deprem,
İstanbul başta olmak üzere Marmara Bölgesinde yaşayan yurttaşlarımızda büyük endişe
yaratmış, depremin ardından iletişim ağının çökmesi, deprem toplanma
alanlarının ve acil ulaşım yollarının yetersizliği, daha büyük bir olası
depremde yaşanacaklar konusunda ne yazık ki iyimser varsayımlarda bulunmayı
güçleştirmiştir.
Bugün gelinen noktada
Türkiye’deki yapı stokunun önemli bir bölümünün hâlâ yüksek deprem riski altında
olduğu bir sır değildir. Mevcut binaların birçoğunun hasar görebilirliği yüksek
olan 2000 yılı öncesi inşa edilmiş binalardan oluşması bir yana, son 25 yılda çıkarılan
6 imar affı yasasıyla mevzuata aykırı eklenti veya değişiklikler, gerekli
tedbirler alınmadan kâğıt üstünde yasal hale getirilerek, mühendislik hizmeti
almamış kaçak yapıların yasallaşması sağlanmıştır.
TBMM Kahramanmaraş Depremleri
Araştırma Komisyonunun 2023 tarihli raporu ülke genelinde 6-7 milyon konutun
acilen dönüştürülmesi gerektiğini; Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği
Bakanlığı ise sadece İstanbul’da yaklaşık 600 bin konutun çok riskli olduğunu,
toplamda 1,5 milyon konutun dönüşmesi gerektiğini ifade etmektedir. Resmî
makamların açık beyanlarıyla ülke genelindeki yapı stokunun ne kadar sorunlu
olduğu gözler önüne serilmiştir. Buna rağmen, hâlâ bütüncül ve kamuoyuna açık
bir yapı envanteri oluşturulmamış, hangi kentte kaç yapının riskli olduğu net
biçimde ortaya konmamıştır. Risk bilinmeden, öncelik belirlenmeden, etkili bir
dönüşümden söz etmek de mümkün değildir.
Yaklaşık on üç yıldır yürürlükte
olan kentsel dönüşüm politikaları ise, deprem riskini azaltmaktan çok, çoğu
zaman arsa değeri yüksek bölgelerde parsel bazlı yenilemelere indirgenmiştir.
Oysa dönüşüm, yalnızca eski binaların yıkılıp yenilerinin yapılması değildir.
Zemin özelliklerinden nüfus yoğunluğuna, ulaşım altyapısından toplanma
alanlarına kadar pek çok unsurun birlikte ele alınmasını gerektiren kamusal bir
planlama meselesidir. Bugüne kadar gerçekleştirilen dönüşüm uygulamaları, ülke
genelindeki riskli yapı miktarıyla karşılaştırıldığında son derece sınırlı
kalmış; özellikle dar gelirli yurttaşların yaşadığı bölgelerde dönüşüm ya hiç
başlamamış ya da sürdürülebilir biçimde ilerlememiştir.
Depreme hazırlık konusu ise ne
yazık ki afet sonrasına sıkışan, sürekliliği olmayan bir başlık olarak ele
alınmaktadır. Oysa asıl belirleyici olan, deprem olmadan önce yapılanlardır.
Okulların, hastanelerin, kamu binalarının ve altyapı sistemlerinin ne ölçüde güvenli
olduğu ne kadarının güçlendirildiği ya da yenilendiği şeffaf ve bütüncül bir
şekilde paylaşılmadığı için hâlâ net değildir. Vurgulamak gerekir ki afet
yönetimi, yalnızca arama-kurtarma ya da yardım ulaştırma kapasitesiyle değil,
risk azaltma ve hazırlık düzeyiyle ölçülür, ki bu faaliyetlerde bile ne kadar
hazırlıklı olunduğu da 6 Şubat Depremlerinin ardından açık bir şekilde
görülmüştür(!)
Silivri Depreminden sonra en çok
tartışma konusu olan deprem toplanma alanları meselesi de benzer bir
plansızlığın göstergesidir. Birçok kentte bu alanların sayısı yetersizken
mevcut olanların bir kısmının ise imar değişiklikleriyle yapılaşmaya açıldığı
çeşitli yerel yönetimler tarafından açıklanmıştır. Afet anında insanların
nereye gideceğini bilmediği, toplanma alanlarına erişimin fiilen mümkün
olmadığı bir kent düzeni, depremin kendisi kadar tehlikelidir. Toplanma
alanları, afet sonrası değil; afet öncesi planlamanın asli unsuru olmak
zorundadır.
Ayrıca belirtmek gerekir ki
Deprem Toplanma Alanları salt boş bir alanı ifade etmez: üzerinde geçici
barınma alanlarının kurulabileceği, elektrik, su, ısınma, duş, tuvalet gibi
temel ihtiyaçların karşılanabileceği altyapıya sahip büyük ve geniş alanlar
olarak tarif edilmektedir.
Açıkça görülmektedir ki yaşanan
her büyük doğa olayı, gerekli önlemlerin vaktinde alınmaması nedeniyle birer
afete dönüşerek büyük can ve mal kayıplarına neden olmaktadır. Bilimi,
planlamayı ve denetimi dışlayan, rantı egemen kılan bu yaklaşım, çaresizliğin
ve yetersizliğin değil, siyasal bir tercihin eseridir.
Bugün üzerinden 3 yıl geçmesine
rağmen 6 Şubat depremlerinden etkilenen bölgelerde sorunlar hâlâ devam
etmektedir. Yaşamını geçici barınma alanlarında sürdürmeye devam eden
yurttaşların barınma, sağlık, eğitim ve altyapı sorunları tam olarak
çözülebilmiş değildir. Yeniden inşa süreci, yalnızca binaların yapılmasıyla
sınırlı tutulmakta; kentlerin sosyal, ekonomik ve kültürel dokusunun yeniden
kurulması göz ardı edilmektedir. Oysa deprem sonrası iyileşme, uzun soluklu ve
çok boyutlu bir süreçtir. Üstelik depremin hemen ardından 319 bini 1 yıl içinde
olmak üzere toplam 650 bin yeni konutun depremzedelere teslim edileceği vaat
edilmişken, 3. yılın sonunda nihayet 455 bin bağımsız bölüm teslim edilmiş ve
bununla birlikte hedefe ulaşıldığı ilan edilmiştir.
TMMOB İnşaat Mühendisleri Odası
olarak bir kez daha vurguluyoruz: afetler kader değildir, bilimi, mühendisliği
ve kamusal sorumluluğu esas almayan politikalarda ısrarın acı sonuçlarıdır. İvedi
olarak yapılması gerekenler bellidir: Ülke çapında güncel ve şeffaf bir yapı
envanteri oluşturulmalı, kentsel dönüşüm rant odaklı değil risk temelli bir
kamu politikası olarak uygulanmalı, yapı üretiminin tüm aşamaları; proje,
imalat ve denetim süreçlerinde mühendislik hizmetlerinin tam ve doğru bir
biçimde verilebilmesi için gerekli yasal düzenlemeler yapılmalı, uygulamalar
sıkı bir şekilde denetlenmelidir.
6 Şubat’ta yitirdiklerimize karşı
sorumluluğumuz, aynı acıların bir daha yaşanmaması için bugünden harekete
geçmektir. Bilimin ve mühendisliğin uyarılarını dikkate almadan geçen her gün,
yeni felaketlerin zeminini hazırlamaktadır.
TMMOB
İnşaat Mühendisleri Odası
Hatay
Şube Yönetim Kurulu